
ABD emperyalizminin Siyonist İsrail’le birlikte 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı savaşın 39. gününde bir ateşkese varıldı.
Tarafların her biri, ateşkesi mutlak zaferlerinin bir sonucu olarak yansıtsa da, bu belirleme gerçeğin oldukça uzağındadır. Hürmüz Boğazı’nın bir kapanıp bir açılması sürerken, İslamabad’da süren müzakerelerde kamuoyuna yansıyan maddelerde bile bir ortaklaşma sağlanamamıştır. Belli ki her iki taraf açısından da savaşa zorunlu bir ara verme durumu söz konusudur.
Gerek ABD-İsrail gerekse de İran açısından müzakerelerin, savaşın yarattığı tahribatı onarmanın ve güçleri yeniden tahkim etmenin bir aracı olarak değerlendirildiği çok açıktır.
D.Trump’ın her biri öncekini yalanlayan ve boşa düşüren tehditleri, İran’ın sert çıkışları ve güçlü psikolojik savaş hamleleriyle devam eden ateşkes ve müzakere sürecinin her an yeni bir çatışma ve savaşa dönüşebileceği ise bir gerçektir.
Müzakerelerin tarafları ABD ve İran olsa da, sürecin birden çok aktörü vardır. Özellikle de Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla iyice derinleşen enerji krizi ve İran’ın jeo-politik, jeo-stratejik konumu ve Ortadoğu’daki güç dengeleri bağlamında kapladığı yer itibarıyla hem savaş hem de müzakerelerde Çin ve Rusya ile İngiltere, Fransa ve İtalya gibi çok sayıda emperyalist güç sürece aktif olarak dahil olmuş durumdadır.
İran cephesinde, Çin ve Rusya bir yandan ateşkesin sürdürülmesi niyetiyle ABD ile kimi pazarlıklar yaparken bu sırada İran’a savunma istemleri kapsamında çok sayıda ve çeşitli mühimmatı tedarik etme peşindedir.
Diğer cephede ise İngiltere, ABD emperyalizminin İran’la yürüttüğü savaşa zımni olarak destek verirken ikili bir amaç gütmektedir. Bir yanıyla İran’ın bölgedeki etkisinin kırılması ve ABD eliyle zayıflatılması ve böylelikle Çin-Rusya blokunun bölgedeki ağırlığının azaltılması amacı gütmekte, diğer yandan savaş içinde ABD’nin yıpranmasının da önünü açmaktadır.
Böylelikle Birleşik Krallık, Körfez’de sarsılan ABD hegemonyasını doldurmak istemektedir. Her emperyal gücün kendi hesaplarıyla ve çıkarlarıyla sürecin içinde olduğu, çok katmanlı ve çapraşık ilişkiler ağıyla sarılı, bir güç ve hegemonya dalaşıdır söz konusu olan.
Emperyalist kapitalizmin tüm dünyayı bir ahtapot gibi sarıp sarmalayan gerçekliği içinde başka türlüsü de düşünülemezdi. İran’a yönelik askeri saldırganlığı ve ortaya çıkan savaşı, Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın Ukrayna-Rusya savaşından sonraki yeni köşe taşı kılan gerçek de bu ilişkiler ağı ve iç içe geçmiş çıkar dalaşında yatmaktadır.
ABD-İsrail’in İran’a Trump’ın Epstein dosyalarını aklamak veya gündem değiştirmek adına girdiğini savunmayı sürdürenlerin emperyalizmin doğası ve kurumsal-yapısal işleyişi hakkında kitleleri bilerek yanlış bilgilendirdiği açıktır.
Liberalizmden beslenen söz konusu yorumlar, emperyalizm gömleğini sadece ABD veyahut İngiltere’ye layık gören diğer yandan Çin ve Rusya’yı ise aklayan çarpık bir düşünce sistematiğinin başka bir deyişle anti-Marksist bir aklın ürünüdür.
ABD emperyalizmi, önümüzdeki on yıllar için, Venezuela’dan sonra İran’a savaş açarak stratejik bir hamle yapmıştır. ABD müesses nizamı, gelişen Çin ekonomisinin önünü bugün elindeki askeri gücün avantajını kullanarak kesme ve sahadaki aktif rakibi Rusya emperyalizmine de gözdağı vermeyi, bu iki gücün bölgedeki etkisini kırarak zayıflatmayı hesaplamaktadır.
Trump’ın birbiriyle çelişen açıklamaları ve demeçleri, soytarı kişiliği bu gerçeği saklamak amacıyla sistematik bir dezenformasyon politikasından başka bir şey değildir.
ABD emperyalizminin kendi içinde yaşadığı klik çatışmalarının da bir yansıması olan bu demeçlerin büyük oranda kamuoyu oluşturma ve oyalamaya hizmet ettiği açıktır.
ABD emperyalizmi İran’a yönelik savaşta askeri ve siyasi alanlarda ağır bir darbe almıştır. İran’ı kısa sürede dize getireceğini hesaplayan ABD emperyal aklı, karşılaştığı direnişle şoka uğramıştır. Birkaç günde İran’a girip rejimi değiştirmeyi hedefleyen bir rotadan mevcut askeri üsleri, hava, kara ve deniz unsurlarını elde tutmaya dümen kıran bir noktaya gelinmiştir.
ABD emperyalizmi gerek aynı blokta yer aldığı güçler gerekse de diğer rakipleri karşısında ciddi bir prestij kaybına uğramıştır. Askeri alanda İran’ı bombalamanın dışında hiçbir şey yapamamış, Körfez ülkelerine yönelik saldırıları ise durduramamış, dahası, üstün teknoloji savaş uçakları da darbe üstüne darbe almıştır.
Düşürülen savaş uçağının pilotunu binbir badire ve kayıp üstüne kayıpla kurtarma operasyonundan bir zafer türküsü tutturmaya çalışmıştır.
Savaş, ABD askeri gücünün daha hareketli ve basit bir savaş tarzıyla durdurulabileceğini, dahası yenilebileceğini de göstermiştir. Bu bağlamda müzakereler ABD-İsrail’in askeri olarak hedefe ulaşamadığını ve aldığı darbeler karşısında zaman kazanmak istemesinin sonucu olarak gündeme gelmiştir.
ABD emperyalizmi siyasi olarak da müzakerelere daha da zayıflamış bir şekilde oturmuştur.
ABD, ne NATO’yu ne de AB’yi savaşa çekememiş, tüm hakaret ve hiddetlenmelerine rağmen nihayetinde yalnız kalmıştır. Dahası, savaş devam ederken İngiltere’nin müdahalesiyle Hürmüz Boğazı’nın açılması amacıyla çok sayıda büyük gücün ve devletin katıldığı uluslararası bir girişim ortaya çıkmıştır.
ABD biraz da bu girişimin önünü kesmek ve yeniden inisiyatifi eline almak için ateşkes ilan etmiştir.
Öte yandan ABD’nin hemen tüm eyaletlerinde Trump’ı ve ona atfedilen savaşı hedef alan, kitlesel eylem ve protestolar düzenlenmiştir. İçeride ekonomik ve siyasi olarak giderek sıkışan “ABD müesses nizamı” masaya oturmak durumunda kalmıştır.
Kuşkusuz bunda İran halkının Trump’ın tehditleri sonrasında enerji tesislerinin etrafına kalkan olmasının da payı vardır. ABD’nin saldırılarıyla İran halkının ABD nefreti rejime yönelik tepkinin önüne geçmiştir.
Savaş sürecinde bile rejimin muhaliflere yönelik idam uygulamalarını ısrarla sürdürmesi kuşkusuz ABD- İsrail’e karşı savaşmanın bir rejimi tek başına ilerici kılamayacağına dair güçlü bir fikir vermektedir.
Savaş, ABD emperyalizminin askeri stoklarını da önemli biçimde sarsmıştır. ABD yönetimi, sivil üretim yapan büyük şirketlerle mevcut alt yapının askeri üretim için kullanımına dair görüşmeler sürdürmektedir.
The Wall Street Journal’ın (WSJ) geçtiği habere göre savunma yetkilileri bu girişim kapsamında General Motors, Ford, GE Aerospace ve makine üreticisi Oshkosh’un üst düzey yöneticileriyle görüşmüştür.
Trump yönetimi, 2027 bütçesinde savunma harcamalarını 1.5 trilyon dolara çıkarmayı hedeflemektedir ki bu, onlarca yıldır en büyük askeri fon talebidir. Bu yönelimin pusuda bekleyen büyük Çin tehlikesine karşılık bir önlem olarak alındığı ise açıktır.
Tüm bu toz bulutu içinde müzakerelerin düğümlendiği nokta ise Lübnan olmuştur. İsrail ordusunun 2 Mart’ta Lübnan’a yönelik başlattığı saldırılar ateşkese rağmen yaklaşık 50 gündür sürmektedir. Lübnan hükümeti de ülkede yerinden edilenlerin sayısının 1 milyonu geçtiğini açıklamıştır.
İsrail’in ABD’nin Ortadoğu’da ileri karakolu/koç başı olduğu nitelemesi bir kez daha sahada binlerce insanın yaşamına mal olan bir gerçeklikle kanıtlanmıştır.
ABD, İsrail eliyle Orta Doğu’daki güç dengelerini ve demografik yapıyı değiştirme, yeniden dizayn etme amacı taşımaktadır. İsrail’i Orta Doğu’da kimsenin dokunamayacağı bir askeri güç olarak konumlandırma çabası da bundandır.
Ne var ki, İran Savaşı bu miti önemli oranda parçalamıştır. Hizbullah’ın misillemeleriyle ağır darbe alan ve karada yol alamayan Siyonist İsrail, askeri, ekonomik ve sivil düzeylerde ilk defa bu düzeyde önemli ve büyük kayıplar yaşamıştır.
Buna karşılık İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz, ABD’nin duyurduğu 10 günlük ateşkese rağmen Lübnan’ın güneyindeki işgalin sürdüğünü belirterek, hedeflerine ulaşana kadar saldırıların devam edeceğini söylemiştir.
ABD emperyalizminde daha açık bir şekilde somutlanan askeri saldırganlık, savaş ve işgal gerçeği önümüzdeki sürecin ana karakteri olmayı sürdürecektir. Emperyalist kapitalizm, yaşadığı derin çelişkileri küresel ölçekte yeni bir hegemonya kurarak aşma yoluna girmiştir.
Almanya’dan sonra ABD de Vietnam yenilgisinin ardından kaldırdığı zorunlu askerlik görevini geri getirmiştir. Orduya kaydolmayan ABD vatandaşlarına ciddi cezalar uygulanacağı duyurulmuştur.
Benzer bir durum Avrupa’da da karşımıza çıkmaktadır. AB üyesi devletler militarist-güvenlikçi politikalara her gün daha fazla sarılmaktadır. Aşırı sağcı olarak nitelendirilen faşist partilerin giderek daha kitlesel bir tabana ulaşması ve önlerinin açılmasıyla iktidara adım adım yaklaşmalarını da buradan okumak gerekir.
Avrupa Komisyonu’nun 2025’te açıkladığı Readiness 2030 Planı, savunma için 800 milyar avronun üzerinde bir seferberlik hedeflemektedir. Bunun önemli araçlarından biri de üye ülkelere savunma yatırımları için 150 milyar avroya kadar kredi sağlayacak SAFE programıdır.
Bu temelde, Avrupa’daki bu militarist yönelim, Türkiye’de ve başka ülkelerde gördüğümüz bütçe tercihlerinden bütünüyle ayrı değildir aynı küresel kapitalist aklın farklı coğrafyalardaki tezahürlerinden biri olarak okunmalıdır.
Sömürü, emperyalist savaşlara, NATO’ya karşı sokağa, eyleme!
Benzer bir tablo coğrafyamızda da karşılık bulmaktadır. Bir yandan bütün zenginliği elinde tutan bir avuç asalak diğer yandan açlık sınırının altında yaşam mücadelesi veren milyonlarca işçi ve emekçi…
Türk burjuvazisi özellikle de 2000’lerden sonra AKP hükümetleri eliyle 50 yıllık hayalini gerçekleştirme fırsatı bulmuştur. KİTler özelleştirilmiş, kamu kaynakları sermayenin dizginsiz talanına açılmış, kamu arazileri peşkeş çekilmiş; devlet, tepeden tırnağa adeta bir şirkete benzer şekilde yeniden yapılandırılarak, re-organize edilmişti.
AKP iktidarları marifetiyle Türkiye kapitalizmi sağlık, eğitim, barınma vb. alanlarda girilmedik yer bırakmamıştır. Gelinen aşamada özellikle de Kürt ulusal hareketiyle sürdürülen barış görüşmelerinin yarattığı iklimde T.Kürdistanı’nın yeraltı ve yeryüzü kaynaklarına yönelik kapsamlı bir yağma politikası yaşama geçirilmekte, büyük bir kapitalist dönüşüm sürecine imza atılmaktadır.
Türkiye kapitalizmi son 20 yıldır küresel emperyalist sistemin yaşadığı ve geçirdiği değişime paralel bir şekilde kendini yeniden yapılandırmıştır. Daha da merkezileşen ve devlet mekanizmasına olan bağımlılığı giderek azalan bir yapı etrafında yeni bir emek rejimi inşa edilmektedir.
Toplumun muhafazakârlaştırılması, dejenere edilmesi, şiddet kültürünün yaygınlaştırılması, uyuşturucu kullanımında yaş oranlarının düşmesi vb. bir dizi gelişme bu değişim ve dönüşümün bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Urfa Siverek’te ve hemen akabinde Maraş’ta yaşanan okul saldırılarını, saldırganla onun psikolojisiyle veya oyunlarla/mafya dizileriyle sınırlı tartışmak, mevcut sistemin gerçekliğinden kopuk ele almak, AKP iktidarının burjuvazinin hedefleri doğrultusunda gerçekleştirdiği yapısal dönüşümü görmezden gelmek anlamına gelecektir.
Sistem, tepeden tırnağa çürümüş bir yapı durumundadır. Bugün sokaklarda karşımıza çıkan çocuklara, hayvanlara, kadınlara ve LGBTİ+lara, dahası eşitlik, özgürlük ve adalet arayanlara yönelik şiddet, bu gerçeğin bir sonucudur.
AKP iktidarı, uzunca bir süredir toplumsal rızayı, gerek muhaliflerine gerekse de bir bütün olarak topluma yönelik baskı, şiddet, militarizm, ırkçılık ve şovenizm ile kadın ve LGBTİ+ düşmanlığı politikası ile konsolide eder hale gelmiştir.
Gülistan Doku örneğinde karşımıza çıkan da budur. Valisi, kaymakamı, savcısı, başhekimiyle devlet ricalinin içinde olduğu, dahası, merkezi iktidar tarafından başından beri bilinen ve kollanan bir yapı söz konusudur.
Rejim, T.Kürdistanı’nda uyuşturucu, mafya, çetevari yapılanmalar, asker-polis eliyle devlet kapısına mahkûm ederek toplumu zehirleme, düşürme ve teslim alma politikası olarak bu yöntemleri çok uzun süredir yaşama geçirmektedir.
Valinin gözaltına alınması bir yanıyla Gülistan’ın akıbetinin açığa çıkarılması adına sürdürülen mücadele ile diğer yandan iktidar içindeki klik dalaşının bir sonucu ortaya çıkmıştır.
Sistemin milyonları bir yandan açlığa mahkûm ederken diğer yandan sokağa çıkılamaz hale getirdiği bir gerçeklik ile karşı karşıyayız.
Parolamız, direnişimiz, adresimiz, 1 Mayıs
Bu tablo içinde işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs’ı karşılıyoruz. Sınıfın, ezilenlerin, direniş ve kavga günü olan 1 Mayıs sözünü ettiğimiz bu tablo içinde, insanca bir yaşam adına kızıl bir fener olarak bugün daha fazla önem kazanmıştır.
1 Mayıs, düzenin her gün bir yerinden irin akan pisliği içinde iyiye, güzele ve geleceğe dair ne varsa, umudumuzu bağrında taşıyan bir simgeye dönüşmüştür.
1 Mayıs, işçi sınıfı ve ezilen milyonların halk iktidarı ve sosyalizm mücadelesinin bir eşiğidir. 2026 1 Mayıs’ı, düzen içi pasifizm ile devrimci çizgi arasındaki saflaşmanın da adresi olacaktır.
İstanbul’da, dostlar alışverişte görsün dercesine yapılan Taksim başvurusunun sonucu bile gelmeden DİSK, KESK, TTB ve TMMO Kadıköy’de olacaklarını deklare etmişlerdir.
Sınıfın burjuvaziye yönelik direnişi güçlendirmekten öte pasifize etmeyi önceleyen, bu bağlamda da önemli oranda kurumsalmış ve sınıf hareketine de çöreklenmiş bulunan sarı sendikal bir anlayış ile karşıya olduğumuz bir vakıadır.
Bu anlayışın, sınıfın çıkarlarını savunması ve mücadelesini ileri taşıması beklenemez. Bu anlayış sahipleri tarafından İzmir 1 Mayıs’ında sahneye, işçilerin grevini kıran, sokakta çöp toplayan halk düşmanı belediye başkanı çıkarılmıştır.
Bugün sarı sendikal anlayış, düzenin militarist aygıtlarına ihtiyaç duyulmadan sınıfın tepkisinin soğurulması görevini layıkıyla yerine getirmektedir. 1 Mayıs ve peşi sıra 18 Mayıs süreci yukarıda bir kısmını açtığımız politik muhteva içinde önem taşımaktadır.
Sürdürdüğümüz canlı, dinamik 1 Mayıs çalışmalarının temel amacı, sınıfa, daha geniş kitlelere dokunmak ve elbette örgütlenmektir. Sınıf ve mücadele adına geri tabloyu değiştirmenin yolu kuşkusuz devrimci müdahaleden geçmektedir.
Bunun sağlanabilmesinin yolu ise geniş kitlelerle daha fazla kaynaşmaktan, kitlelerin örgütlenmesinden ve mücadeleye sevk edilmesinden geçmektedir.
Bu bağlamda, 1 Mayıs Taksim çıkışı tarihsel bir anlam taşımaktadır. Düzen içi-teslimiyetçi çizgi ile devrimci çizgi arasında henüz yüzeye vurmasa da, içeride süregelen şiddetli bir kapışma ve hesaplaşma vardır.
Bize düşen bunu derinleştirmek ve devrimci çizgiyi örgütlemektir. Bu çabanın içinde iken, ’68 devrimci gençlik hareketinin ve onun komünist yüzü İbrahim Kaypakkaya’nın yaşamından ve mücadelesinden ilham almamız gereklidir.
’68 gençliği, Vietnam başta olmak üzere bir dizi ülkede ABD’ye karşı gelişen ulusal ve sosyal kurtuluş mücadeleleri ve Çin’de Başkan Mao önderliğinde ÇKP tarafından başlatılan BPKD’nin yarattığı siyasi atmosfer içinde geleceği kazanma iddiasıyla yola çıkmıştır. Bu temelde iktidarları hedefe koyan, militan bir mücadele çizgisini can bedeli inşa etmiştir.
’68 hareketinin devrimci önderleri Deniz, Mahir ve Kaypakkaya’da cisimleşen 1971 silahlı devrimci çıkışı da gücünü buradan almaktadır. ’68 kuşağının ABD emperyalizminin 6. Filo’suna karşı ortaya koyduğu anti-emperyalist duruşun temelinde de bu vardır.
Sömürücü zorba iktidara ve onun aygıtlarına karşı radikal bir direniş çizgisi yaratılamadan anti-emperyalist bir hattın inşa edilmesi de düşünülemezdi.
Katledilişinin 53. yılında komünist önder İbrahim Kaypakkaya’yı anarken, parçası olduğu ’68 gençlik hareketinin mirasını kuşanmak bugün önem kazanmaktadır.
Emperyalizmin savaş örgütü NATO’nun 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenleyeceği zirveye karşı yürüttüğümüz mücadelede, komünist önder İbrahim Kaypakkaya’nın, öğrendikleriyle her defasında kendini yeniden yaratan, daha ileri bir düzeyde yeniden örgütleyen, ideolojik mücadelede net ve ilkeli, politik alanda olabildiğince esnek ve en geniş kesimleri kucaklamaya çalışan çizgisini inşa etmek görevlerimiz arasındadır.
Taksim 1 Mayıs’ında direnişi büyütmek, buradan 18 Mayıs’a yürümek ve NATO’ya geçit vermemek adına süreklileşen bir direniş çizgisi inşa etme hedefiyle hareket etmeliyiz.
Kaypakkaya’nın cüreti ve cesaretiyle, emperyalist savaşlara, sömürüye ve yoksulluğa karşı parolamız, direniş adresimiz 1 Mayıs olmalıdır!



