
**
İran’a karşı savaş… Venezuela cumhurbaşkanının kaçırılması… Küba ve Grönland’ı ele geçirme tehdidi… Amerikan kapitalizminin doyumsuz iştahını doyurmak için gezegeni toprağından, işgücünden ve hayati kaynaklarından mahrum bırakma planları gerçekten de devrede ve Donald Trump döneminde ABD emperyalizmi, intikam dolu bir şekilde geri döndü. Elbette, hiç ortadan kalkmış değildi. Aslında başından beri oradaydı.
Ne de olsa, Amerika Birleşik Devletleri, Yeni Dünya’nın yerli halklarını mülksüzleştiren bir yerleşimci sömürgeciliği eylemi olarak kuruldu. Başkan James Monroe, 1823’te “Monroe Doktrini” olarak bilinen bildiriyi yayınlayarak, ülkenin batı yarımkürenin geri kalanının kaderini belirleme konusunda münhasır hakka sahip olduğunu ilan etti.
Bu arada, köle ticareti ve kölelik, Amerika’nın çiftlik işletme sahipleri (plantasyon) ve tüccar elitleri tarafından Afrika’ya yönelik emperyalist bir tecavüzü oluşturuyordu.
Ve yirminci yüzyılın başlarında Washington, “Açık Kapı” politikasını ilan etmişti; Avrupa’nın sömürge yarışına katılırken dünya pazarlarına erişim için rekabet etme niyetinde olduğunu ifade ediyordu. ABD, 1899’da Filipinler’i acımasızca işgal ederek bu yolda ilerlerken, Amerikan şirketleri ve bankalarının varlıklarını korumak amacıyla Orta Amerika ülkelerine düzenli olarak askeri müdahalelerde bulunmaya başladı.
Ve orada başlayan hikaye, Guatemala, Vietnam, en son İran ve pek çok başka yerde yazılan kanlı bölümlerle hiç bitmedi.
Yerli halkların mülksüzleştirilmesinin ve Afrikalıların köleleştirilmesinin de gösterdiği gibi “vatan” (ki bu da başlı başına emperyal bir ifade) uzun zamandır emperyal projeyle derinden iç içe geçmiştir. Nitekim, yurtdışında kullanılan çeşitli baskıcı askeri ve polis önlemleri ilk olarak işçilere, siyahilere, göçmenlere ve yerli isyancılara karşı denendi.
On dokuzuncu yüzyılda isyankar göçmen işçiler, yerel polis ve federal milisler tarafından aynı vahşetle muamele gördükleri için “Kızılderili vahşiler” ile karşılaştırılıyordu.
Yurtiçinde beslenen beyaz üstünlüğü ideolojisi, daha sonra ABD’nin oradaki hakimiyetini meşrulaştırmak için küresel güneye ihraç edilecekti. Aslında, bu ülkenin geçen yüzyılın büyük bir bölümünde övündüğü ekonomik refah, küresel güneyin kaynaklarına sömürücü bir şekilde erişiminin yanısıra, İkinci Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa üzerindeki hegemonyasına dayanıyordu.
Bugün, Donald Trump yönetimi, göçmen kardeşlerimizin üzerinde bir terör rejimi uyguluyor; bu kardeşlerimizin milyonlarcası, vatanlarının bu ülkenin iş ve finans devleri tarafından ekonomik olarak talan edilmesi nedeniyle buraya gelmek zorunda kalmış durumda.
Yurtdışındaki emperyalist maceralarımıza karşı içerdeki direniş, her zaman hükümetin baskısıyla, demokratik hakların ellerinden alınmasıyla ve bir gözetim devletinin kurulmasıyla karşılanmıştır.
Başlangıçta
Amerika Birleşik Devletleri her zaman bir imparatorluk projesi olarak tasarlandı; DNA’sı en başından beri bu virüsle enfekte olmuştu.
İlk yerleşimciler, hem İngiliz hem de diğer Avrupa imparatorluklarının sömürge tebaasıydılar ve aynı zamanda yerli halklar üzerinde egemenlik kuran sömürgecilerdi. Tarımla uğraşan topluluklar, avcılık ve ticaretle uğraşan kabileler, denizcilik ve balıkçılıkla uğraşan toplumlar gibi Amerikan yerlileri, yeni gelen sömürgeci yerleşimciler tarafından sistematik olarak topraklarından, kaynaklarından ve yaşam biçimlerinden (yaşamlarından bahsetmeye gerek bile yok) mahrum bırakıldılar.
Bazen kaderleri, piyasanın sessiz işleyişine bırakılırdı. On altıncı yüzyıldan on sekizinci yüzyıla kadar kürk ticareti, Rusya’da, Çin’de ve Avrupa’nın dört bir yanında dünya aristokrasisinin isteklerini karşıladı. Amerikan yerlilerinin kürk avcılığı ve ticareti yapan toplulukları, ülkenin ilk milyoneri John Jacob Astor gibi kürk tüccarlarıyla ticari ilişkiler kurdu. Ancak ticaret şartları her zaman son derece eşitsizdi ve sonunda bu kürk avcılığı topluluklarının varlığını tehlikeye attı.
Ancak çoğu zaman sömürgeciler, çok daha az “barışçıl” yöntemlere başvurdu: askeri güç, hukuki hileler, yasadışı toprak gaspı ve hatta biyolojik savaş; zira Avrupa’dan gelen hastalıklar yerli halkların neredeyse tamamını yok etti.
Bu halkların sosyal katliamı, 19. yüzyıl boyunca, “Gözyaşı Yolu”ndan (1830’da Başkan Andrew Jackson’ın emriyle “beş medeni kabile”nin Georgia’dan zorla sürülmesi) 1890’da Wounded Knee’de Lakota Sioux’ların katledilmesine kadar devam etti.
O tarihi silinmeyi yaşamamış bir Amerika Birleşik Devletleri’ni hayal edin.
Bu kesinlikle mümkün değil çünkü bugün doğal kabul ettiğimiz coğrafi sınırlar tamamen farklı olurdu. Bu ülkenin en verimli topraklarının, hayati önem taşıyan su kaynaklarının, maden zengini yataklarının yanısıra, bunların çevresinde gelişen, konveyör bantları için bufalo derisi ve tramvayları çekmek için atlar kullanan endüstrilerin çoğu (bir zamanlar Komançi imparatorluğunun bir parçası olan topraklarda sondaj yaparak bazı Amerikalıları zengin eden petrol kuyularından bahsetmiyorum bile) “anavatan”ın dışında kalmış olacaktı. O zaman Büyük Amerika nerede olurdu?
Daha az somut, ama belki de daha temel bir bakış açısıyla, o duygusal iksir olmadan -hala toplumsal damarlarımızı zehirleyen ve yurtdışındaki emperyalist vahşetimizi meşrulaştırmaya yardımcı olan ırksal üstünlük duygusu, o vahşilerle sürekli savaş halinde olma hissi (Başkan Trump daha kısa bir süre önce İranlı liderleri “çılgın pislikler” olarak nitelendirmişti)- bu ülkenin ne hale gelebileceğini kim bilebilir?
Kölelik ve Manifest Destiny
Elbette, köle emeği yüzyıllar boyunca memleketi biçimsizleştirdi; bu durumun başlıca nedeni, başlangıçta Avrupa’nın emperyal güçleri ve daha sonra da Amerika Birleşik Devletleri tarafından yürütülen transatlantik köle ticaretiydi.
Anayasanın verdiği yetkiyle desteklenen gemi sahipleri, tüccarlar, bankacılar, köle simsarları ve plantasyon sahipleri, Afrikalı halkları kaçırıp sömürerek olağanüstü bir servet edindiler.
Kölelik ticaretinden ya da kölelik sayesinde biriktirilen servet, endüstriyel gelişime, özellikle de bu ülkenin sanayi devriminin ilk aşamalarına ivme kazandıran tekstil endüstrisine aktarıldı. Böyle bir devrimin yerli bir girişim olduğunu, bir tür yerli yaratıcılığın tezahürü olduğunu düşünmek cazip gelebilir; ancak Afrika’ya yönelik emperyalist saldırıyı hesaba kattığımızda, bu ülkenin övündüğü sanayi mucizesi o kadar da mucizevi görünmüyor.
Toprak kazanımı, genellikle imparatorluk arayışının belirleyici bir özelliğidir. Bu ülkenin güneybatı ve batıya doğru genişlemesi de böyle oldu; bazen arazi satın alınarak ancak çoğu zaman savaş yoluyla.
Aslında, bugün Teksas’tan Kaliforniya’ya uzanan geniş bir bölgenin ele geçirilmesi -bazen Meksika-Amerika Savaşı (1846-1848) olarak anılır- aslında, Amerika’nın güneyindeki köle sahiplerinin ekilecek yeni topraklara olan iştahının yol açtığı bir istilaydı. Gerçekten de, Güneyli plantatör sınıfının en açgözlü liderleri, bir emperyalist maceranın bir sonrakine iştah açmasıyla, köle ekonomisinin erişimini genişletmek için Orta Amerika’nın bazı bölgelerini ele geçirmek istiyorlardı.
Amerikalı politikacıların yağmacı davranışlarını kaderinde yazılı bir şey olarak göstermeye çalıştıkları “Manifest Destiny” ifadesi, kökleşmiş bir Amerikan kibrinin parçası olmaya devam ediyor. Elbette biz, yalnızca en idealist nedenlerle savaşır ve yıkım getiririz: demokrasiyi kurtarmak, yoksulları yüceltmek, şeytani hükümdarları avlamak ya da cahil kesimlere Amerikan yaşam tarzının nimetlerini ulaştırmak için(!)
Fetih deneyimi, ülkenin ruhuna zaten derinlemesine yerleşmiş olan ırkçı ideolojiyi daha da şiddetlendirdi. Bugün Donald Trump’ın Amerika’sı, Latin kökenlilere (Afrikalı Amerikalılardan bahsetmeye bile gerek yok) ya da beyaz olmayan her türlü göçmene karşı bir nefretle kapılmışsa, bunun kaynağını Amerikan imparatorluk deneyiminde aramak gerekir.
Jim Crow Güneyi’ndeki (Köleci ve ırk temelli yasalarla yönetilen Güney) linçler ve kilise yakmaları da dahil olmak üzere daha önceki ırkçılık uygulamaları, Trump’ın paranoyasının hüküm sürdüğü şu anki dönemde Müslümanlara yönelik saldırıların genel provası haline geldi.
Koloniler olmadan emperyalizm
Bu açıdan bakıldığında, Amerika’nın tarihi, emperyalist hırsların arka arkaya sergilendiği bir süreç olarak ortaya çıkıyor. Oysa Avrupa’daki rakiplerine kıyasla, Amerika Birleşik Devletleri’nin gerçek anlamda çok az sayıda kolonisi vardı.
Doğru, 1898 İspanyol-Amerikan Savaşı’nın ardından bir süre Küba’yı yönetti ve Filipinler üzerinde (orada bir gerilla bağımsızlık hareketine karşı korkunç bir isyan bastırma savaşı yürüttükten sonra) gayri resmi bir himaye bölgesi kurdu.
Bu çatışma sırasında ABD güçleri, daha sonra benzer sömürgecilik karşıtı hareketlere, özellikle de yirminci yüzyılda Vietnam’da uygulayacakları teknikleri -örneğin toplama kamplarının kurulması- ustaca benimsedi.
Elbette, ABD ordusu yirminci yüzyılın ilk on yıllarında Dominik Cumhuriyeti, Haiti ve Nikaragua gibi çeşitli Orta Amerika ülkelerini de işgal etmiş, bu ülkelerin kamu maliyesini kontrol altına alarak Amerikan bankalarına olan borçlarını ödemelerini sağlamıştı. Bu, daha sonra “savaş gemisi diplomasisi” olarak anılacak olan yaklaşımın ilk örneğiydi ve bugün yeniden gündeme gelmektedir. (Trump yönetiminin yakın zamanda Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşini yakalamasını düşünün.)
Geçen yüzyılın başında, Dışişleri Bakanı John Hay, Amerikan emperyal hegemonyasını tesis etmek için, o yarı sömürgeci tek seferlik girişimlerden daha az rastgele bir yaklaşım geliştirdi. 1899’da, ilk bakışta son derece adil görünen bir “Açık Kapı” politikası ilan etti.
Amerika Birleşik Devletleri, daha önce büyük Avrupa güçleri tarafından münhasır bölgeler olarak bölünmüş olan pazarlara, özellikle de Çin pazarına eşit erişim istediğini iddia etti.
Bu kapının açılması, Sovyetler Birliği’nin yaklaşık 75 yıl boyunca kontrol ettiği bölgeler hariç (bu bölgelerin bir kısmında şu anda Çin hakim durumda), nihayetinde Amerika’nın küresel ekonomik hakimiyetine yol açtı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın en güçlü askeri gücüyle desteklenen ABD’nin ekonomik üstünlüğü karşı konulmaz hale gelirken, Avrupa işlevsel olarak Marshall Planı ve NATO’nun himayesi altında bir tür Amerikan sömürgesi haline geldi. Başka bir deyişle, o kapı Hays’in hayal edebileceğinden çok daha geniş bir şekilde açılmıştı.
Unutmayın ki, ABD’nin emperyalist bakış açısı sadece dış dünyaya değil aynı zamanda anavatanına da yönelmişti. Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde, bu ülkenin iş ve siyaset dünyasındaki seçkinler, Amerika’nın devasa sanayi ve tarım üretimi için iç pazarın hızla tükenme noktasına geldiğinden endişe duyuyorlardı. On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde yaşanan periyodik ve şiddetli ekonomik bunalımlar, bunun kanıtı gibi görünüyordu.
Washington’daki önde gelen stratejistler, küresel ölçekte ABD’nin emtia ve sermaye yatırımları için bir “açık kapı” politikasına ihtiyaç olduğuna inanmaya başlamışlardı. Onlara göre böyle bir politika, yalnızca Amerika’nın refahını güvence altına almakla kalmayacak, aynı zamanda Altın Çağ boyunca ülkede şiddetle süren ve Amerikan kapitalizminin varlığını tehdit eden zenginlerle yoksullar arasındaki kronik sınıf çatışmasını da yatıştıracaktı.
İç Savaş’ın sona ermesinden on dokuzuncu yüzyılın sonuna kadar pek çok kişi, endüstri devlerinin (bazen ülkenin silahlı kuvvetlerinin desteğiyle) kapitalist ekonominin yıkıcı etkilerinden kurtulmaya çalışan işçi ve çiftçilerin kitlesel grevleriyle karşı karşıya gelmesiyle, Amerika Birleşik Devletleri’nin bir “ikinci iç savaşa” girdiğine inanıyordu.
O zamandan beri, bu ülke, iç cepheyi desteklemek ve yerlileri -yani bizi- pasifleştirmek için çeşitli versiyonlardaki “açık kapı” emperyalizmi olmadan düşünülemezdi.
Hegemon rolünü üstlenmek, kârlı olmakla birlikte aynı zamanda maliyetli bir iştir. Amerikan üstünlüğüne yönelik tüm tehditleri önlemek için kamu parası hala savaş devletini sürdürmek ve genişletmek için harcanmaktadır. (Örneğin, Pentagon kısa bir süre önce İran’daki savaşı için 200 milyar dolarlık ek bütçe talep etmiştir.) Bu, sosyal refah programlarının aleyhine yapılmakta ve herkesin yaşamını iyileştirecek alternatif enerji kaynakları, yeni altyapı, konut ve hızlı ulaşım gibi üretken faaliyetlere yapılan yatırımları kısıtlamaktadır.
Bazen, Vietnam Savaşı örneğinde olduğu gibi savaş devleti tam anlamıyla iç ekonomik krizlere yol açmıştır. Vietnam Savaşı, ardından gelen yıllarca süren ekonomik durgunluğun öncesinde, dayanılmaz derecede yüksek enflasyonun yaşandığı yıllara neden olmuştur.
Üstelik bu tür savaş harcamaları, 1968 yılında dünya finans sistemini neredeyse çökertmiştir.
Bugün, Trump’ın İran’a karşı yürüttüğü savaş nedeniyle küresel ekonomi çöküşün eşiğine gelmişken, benzer bir durumu yaşamaya başlıyor olabiliriz.
Demokrasi ve Emperyalizm
Ancak başından beri anavatanın (ABD) emperyalizmine karşı bir direniş vardı. Yerli halklar savaş açtı. Köleler isyan etti. Meksikalılar anti-emperyalist oldu. Kölelik karşıtları kölelik rejimine karşı mücadeleye girişti. İspanyol-Amerikan Savaşı, orta sınıf halkın ve Mark Twain gibi kamuoyunda tanınmış kişilerin muhalefetini uyandırdı.
I. Dünya Savaşı sırasında, binlerce savaş karşıtı radikalin örgütlerine baskınlar düzenlendi ve gazeteleri hükümet kararnamesiyle kapatıldı; bazıları hapse atıldı, bazıları ise sınır dışı edildi. Benzer şekilde, hükümetin baskısı 1960’ların Vietnam Savaşı karşıtı hareketini bastırmaya çalıştı ve bu, 1970’te dört Kent State öğrencisinin öldürülmesiyle doruğa ulaştı.
Vatanın sivil inancının özünü oluşturduğu düşünülen demokrasi ve sivil özgürlükler, emperyalist hırs karşısında ayakta kalamıyor. Günümüzde ifade özgürlüğü, mahremiyet, adil yargılanma ve oy kullanma gibi en temel hakların ihlalleri, dehşet verici ve sıradan hale gelmiştir.
Çoğu zaman kendi vatanlarında Amerikan kapitalizminin yıkıcı etkilerine dayanamadıkları için buraya gelen göçmenler, kanun kaçağı muamelesi görüyor.
Anayasanın en temel şartı olan savaş ilan etme hakkının sadece Kongre’ye ait olması kuralı, cezasız bir şekilde hiçe sayılıyor (ve bu durum Trump iktidara gelmeden çok önce de böyleydi). Emperyal devlet, gözetim devleti ve otoriter devlet, demokratik devletten geriye kalanları da oyup boşaltıyor.
Emperyalizm, yurtdışında muazzam ve ölümcül zararlar vermektedir. Gazze ve İran’daki savaşlar, herkesin gözü önünde yaşanan en son kan banyolarıdır. Emperyalizmin yurt içindeki bedelleri ise daha az göze çarpmaktadır. Aşağıdaki denklem, tarihsel gerçekleri netleştirebilir: İmparatorluk = toprak, emek, kaynaklar, güç ve zenginlik. Vatan = kültürel vahşet, mülksüzleştirme, korku, kadın düşmanlığı, ırkçılık, baskı, kölelik, zulüm ve savaş.
Donald Trump, hem emperyalizmin (“savaşları durdurma” ve “sonsuz savaşlardan kaçınma” vaatlerine rağmen) hem de onun zehirli sonuçlarının bir yayıcısı olarak ortaya çıkıyor. Onun kişiliğinde, Amerika’nın saldırgan genişlemeyle dolu emperyal tarihi ile bu tarihin Amerikan ruhuna aşıladığı üstün insan zihniyetinin acımasızlığı, kusursuz bir karışım halinde bir araya geliyor.
Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/04/17/war-forever-and-a-day/




