GüncelMakaleler

ANALİZ | Yüz On Bir Yıldır Dinmeyen Acı: Ermeni Soykırımı!

"Abdülhamit-Jön Türkler ile başlayan Ermeni Soykırımı, Kemalizm ile devam etmiştir. Bugün ise AKP-MHP rejimi, Ermeni Soykırımı’nı red ve inkar eden devlet politikasını devam ettirmek görevini yürütmektedir."

111. yılında Ermeni Soykırımı anmaları, emperyalist dünya savaşı tehlikesinin her geçen gün yükseldiği, Siyonist İsrail ile ABD’nin İran’a karşı başlatmış olduğu saldırının gölgesinde olacaktır. İsrail ve ABD’ye tüm “İslam Devletleri”nin destek vermesi ile bugün halen devam eden savaşta, İsrail ile ABD ikilisinin en güvenilir ve en yakın dostu Azerbaycan açıktan destek vermekte, Türkiye de bu şer üçgeninde yer almaktadır. Çok eski değil 2023 yılında Artsakh’ta (Dağlık Karabağ) Ermeni soykırımı tüm dünyanın gözleri önünde yeniden yaşandı. Bugün ise Gazze’de Filistin halkı soykırım yaşarken, Rojava’da Kürt Halkı soykırım tehlikesi ile karşı karşıyadır. BM Güvenlik Konseyi’nin hükmünü yitirdiği, insan haklarının ayaklar altına alındığı, “gücü, gücüne yeten”in saldırdığı koşullardan geçiyoruz.

Her yıl 24 Nisan’da geleneksel olarak, Ermeni halkının yürütmüş olduğu Hakikat Mücadelesi, dünyanın önemli merkezlerinde -New York, Paris, Boines Aires, Berlin ve Brüksel şehirlerinde- Türk devletinin protesto edildiği sokak gösterilerine sahne olmaktadır. Aradan yüz on bir yıl geçmiş olmasına rağmen kapanmayan bu yara, bitmeyen acı, kor bir ateş gibi yanmaya devam etmektedir. Abdülhamit-Jön Türkler ile başlayan Ermeni Soykırımı, Kemalizm ile devam etmiştir. Bugün ise AKP-MHP rejimi, Ermeni Soykırımı’nı red ve inkar eden devlet politikasını devam ettirmek görevini yürütmektedir. Ama her türlü red ve inkar politikasına rağmen, Ermeni Soykırımı Türk devletinin sırtında kambur, alnında kara bir leke olarak kalmaya devam edecektir. Halen tabu olan, Ermeni Soykırımı hakkında yazmanın, konuşmanın bedeli ağır soruşturmalar, cezalar 301. Madde olmaktadır. Dün 24 Nisan anmalarına, AKP-MHP rejiminin Avrupa ile ilişkilerinde “demokratik hak ve özgürlüklerden” yana görünmek için müsaade edilirken artık anmaları yasaklanmıştır.

“Yeni kardeşlerinize dikkat edin!”

Önce Abdülhamit döneminde 1894-1896 yılları arasında 300 bin Ermeni katledildi. Ermeni halkının hak eşitliği ve reform talepleri, aşiretlerden oluşturulan Hamidiye Alayları tarafından kanla bastırıldı. Bu yüzden Avrupa devletleri eli kanlı Sultan’a, “Kızıl Sultan” adını vermişlerdir. Eli kanlı Sultan’ın devrilmesi için 1907 yılında, EDF (Ermeni Devrimci Federasyonu) ile Jön Türk’ler, Paris’te bir Kongre örgütlediler. Sultan’ın devrilmesi, anayasal düzenin kurulması, Meclis-i Mebusan’ın yürürlüğe girmesi konusunda anlaştılar. Çaresiz kalan kral, Meşrutiyet ilan etmek zorunda kaldı. Abdülhamit döneminde yurtdışına kaçanlar, ülkeye dönmeye başladı. Balkanlar, Kafkaslar, ABD’de sürgünde yaşayan birçok Ermeni, (50 bin kişi) topraklarına dönmeye başladı. Meşrutiyet’in ana sloganı “Hürriyet-Eşitlik-Adalet” oldu. İlk seçimlerde Ermenilerden 6, Jön Türk’lerden 12 mebus Meclis’e girdi.

Ama çok geçmeden İttihat ve Terakki’nin gerçek yüzü ortaya çıkmaya başladı. Amaç Osmanlı’da “Adalet-Eşitlik-Hürriyet”in sağlanması değildi. Parçalanmaya yüz tutmuş Osmanlı İmparatorluğu’nun birliğini korumaktı. 10 milyon km2 olan Osmanlı toprakları, küçülerek 25 parçaya bölündü.12 İslam Devleti, Balkanlar’da 12 Hıristiyan Devleti ortaya çıktı. Meşrutiyetin ilan edildiği sırada Varna’da bulunan, Ermeni halkının önderi Antranik Ozanyan’a, EDF (Taşnaksutyun) davetiye çıkartarak İstanbul’a gelmesi, Muş’tan 50 lira maaşla, Mebus olması teklifinde bulundu. İttihat ve Terakki ile araları çok iyi olan EDF, özgürlük havasına girerek zafer sarhoşluğuna kapıldı. Gelecekte olacak felaketleri göremez duruma düştü. Ve gelen tepkilere aldırış etmeden, halk sabırlı olmaya davet edildi.

Antranik Ozanyan, Varna’dan EDF’ye “Ben sultan Enver ve de Talat’ın elini sıkıp kardeş olamam. Bu yeni kardeşlerinize dikkat edin. Onlar halkımızın ve sizin başınıza felaketler getirecekler” diyerek öneriyi kabul etmedi.

1915 yılında İttihat ve Terakki ile yapılan ittifaklardan sonra yapılan anlaşmaların hiçbirisi yerine getirilmedi. Verilen sözlerde durulmadı.

EDF (Taşnaksutyun) ile Jön Türkler arasında konuşulan güvenlik konuları, toprak sorunları, yerel idarelerde nüfus oranına göre temsil hakkı, zorla İslamlaştırma ve Türkleştirmelerden vazgeçilmesi, hak ve özgürlüklerin güvence altına alınması, vergilerde indirim gibi konularda sözlerin hiçbiri yerine getirilmedi.1913 seçimlerine İttihat ve Terakki ile beraber seçimlere giren EDF (Taşnaksutyun) Mecliste, 20 sandalye talebinde bulundu. Fakat İttihat ve Terakki, “12 neyinize yetmez!” diyerek karşı çıktı. Jön Türkler, henüz çok geçmeden 1909 yılında Adana katliamları ile gerçek yüzlerini gösterdi. Bu katliamlar 30 bin Ermeni’nin ölümü ile sonuçlandı. Katliamlara Selanik’ten getirilen Jön Türk çeteleri, Ermeniler için kutsal olan Paskalya’da başlandı. Ermeniler sözlerinde durup silahlarını teslim etmesine rağmen katliamlar hemen ertesi gün başladı. Üstüne üstlük Ermeniler yaşananların sorumlusu olarak gösterildi. Ermeni Soykırımı sorumlularından olan Cemal Paşa, Adana’ya görevli olarak atandı.

Dünya savaşı, tehcir kararı ve soykırım!

Bugün “Barış ve Kardeşlik” adı altında yürütülen “çözüm süreci”nde, Kürt hareketi önderlerinin geleceğinin ne olacağı konusunda birçok görüş ileri sürülürken, 1915 Ermeni Soykırımı’nda, Ermeni önderlerin başına gelenler öğreticidir. Aynı zamanda düşündürücüdür. “Adalet-Eşitlik-Hürriyet” gibi güzel sözlere aldanıp dönenler arasında, sosyalist kimliği ile tanınan, güçlü ajitasyon yeteneği ile öne çıkan Kirkor Zohrab da vardı. Yine Rupen Sevag (İsviçre’den döndü) da güzel sözlere aldanarak dönenler arasında en tanınmış olanlardandı. Üstelik Antranik Ozanyan, Rupen Zartaryan ile Vahan Papazyan Zohrab ve Sevag’a gitmemeleri için yalvarmıştır.

İttihat ve Terakki ülke içerisinde hakimiyetlerini sağlayıp Ermenilerin oylarına ihtiyaçları kalmadığında -1913 yılında- İttihat ve Terakki ile kesin olarak ilişkiler kesildi. EDF (Taşnaksutyun) içerisinde en keskin “İttihatçılar” bile ilişkilerin kesilmesinden yana oldu.

1908 yılında Abdülhamit’i devirerek iktidarı ele geçiren Jön Türkler, 1908 yılında Selanik’te gerçekleştirilen Kongrelerinde önemli kararlara imza attılar. “Tüm uyrukların tam Osmanlılaştırılması”, “İmparatorluğu Osmanlılaştırma görevimiz, başarılıncaya kadar, eşitlik meselesi diye bir şey olamaz” denilerek Türk olmayan, Hıristiyan halkların tasfiyesi kararlaştırıldı. Bu Kongreye Diyarbakır delegesi olarak devşirme Kürt olan Ziya Gökalp de katıldı. “Türkçülük ve Turancılık”ın ideoloğu olarak kabul edilen Gökalp, “Türkçe’nin dünya dillerinin kökeni olduğu”, “dünyada Türklerin en büyük ulus” oldukları gibi ırkçı düşünceleri savunmuş, “Türkçülüğün Esasları”, “Kızıl Elma” gibi kitaplar yazmıştır.

Artık uygulama aşamasına geçen İttihat ve Terakki, ilk önce 20 ile 40 yaş arasındaki erkekleri “seferberlik” adı altında askere çağırdı. Devamında hepsi yok edilerek, direnişin önü alındı. Bugün ortaya çıkan kitaplardan tanıdığımız Yüzbaşı Sarkis Torosyan’ın başına gelenler, İttihatçıların niyetini ortaya çıkarmıştır. Torosyan, askerlik görevi sırasında, cephede savaşırken, Tehcir Kararı ile ailesinin bütün üyeleri öldürülmüştür. Kız kardeşi Zabel ise Suriye Der-Zor çöllerine sürgün edilmiştir. Askerden döndükten sonra ailesinin hiçbir üyesini bulamayan, Torosyan, Der-Zor çöllerine varınca kız kardeşi ile karşılaşmıştır.

Anadolu’nun Türkleştirilmesi!

Emperyalist devletler arasında yaşanan Birinci Dünya Savaşı’nda, Almanya’ya ekonomik ve siyasi olarak bağımlı olan İttihat ve Terakki, Almanya-Avusturya-Macaristan yanında savaşa katıldı. Savaş ortamı, Ermeni ve Rumların yok edilmesi için uygun zaman olarak görüldü. Ermeni Soykırımı’nın ilk provası Rumların kovulması, etnik temizlik ile başarıya ulaştı. Harbiye Nazareti’nde yapılan gizli toplantıda “Hıristiyanların tasfiye edilerek, Anadolu’nun Türkleştirilmesi” planı hayata geçirildi. İlk önce “Batı Anadolu’da çıban başı” olarak görülen Rumların tasfiyesi için Eşref Kuşçubaşı görevlendirildi. 1912-13 yıllarında yaşanan Balkan Savaşları’nda yaşanan toprak kayıpları, Osmanlı’dan teker teker koparak oluşan ulusal devletler vb. gelişmeler Anadolu’ya sıkışıp kalmış Osmanlının, Rumların, Ermenilerin özgürleşmesini engellemek için panik ve korku içerisinde radikal kararlar almasına yol açtı.

Ermeni ve Hıristiyan halkların binlerce yıldır yaşadıkları topraklar üzerinde yok edilmesi süreci, savaş koşullarında uygun görülerek tehcir edilmeleri kararı alındı. Bugün soykırımı meşrulaştırmak için “Ermeniler devlete isyan etti”, “düşman devletlere yardım etti”, “24 Nisan’da tutuklananlar masum değildi”, “tehcir savaş bölgeleri ile sınırlı kaldı” gibi tezler ileri sürülmektedir. Oysa Ermeniler, Erzurum’da düzenlenen Taşnaksutyun 8. Kongresi’nde “Osmanlı Ermenileri savaşta kendi devletlerinin yanında” olduğunu belirtmiş olmalarına rağmen Tehcir Kararı ile Der-Zor sürgün edilmiştir.

Almanya da bölgesel çıkarları için Ortadoğu ile Kafkaslar’da enerji kaynaklarına sahip olmak istemekteydi. Bu nedenle savaş ve tehcir kararına Almanya da destek oldu. Osmanlı ordusunda Otto Liman Von Sanders ile Colmar Von Der Gotz gibi yüksek rütbeli subaylar görev yaptı. Alman Büyükelçisi Wangenheim, Haziran 1915 tarihinde, “Dünya savaşını bahane ederek, dış ülkelerin diplomatik müdahalelerine aldırmaksızın ülkeyi iç düşmanlardan temizlemek istediğinin, bunun Türkiye’nin müttefiki olan Almanya’nın çıkarına olduğunun, çünkü Türkiye’nin böyle güçleneceğini”n altını çizmiştir.

Ermeni halkının dostları

Ermeni halkı, 24 Nisan anmaları vesilesi ile soykırımda rolü olan devlet ile kişileri lanetlerken, dostlarını da hiçbir zaman unutmadan kalbinin bir köşesinde saklamaktadır/saklayacaktır. Alman Komünist Partisi kurucuları (Spartaküsler) Rosa Lüxemburg ve Karl Liebnacht ile Alman protestan teolog ve politikacı Dr. Johannes Lepsius bu kişilerden sadece üçüdür. Dönemin Alman burjuvazisi Wilhelm baskılarına rağmen, Almanya’da yazı yazmanın, konuşmanın yasaklandığı, sansürlü yıllarda Dr. Johannes Lepsius, Türkiye’ye giderek tehcir mağdurları ile görüşmeler yaptı. “Tehcirde Ermeni Halkının Durumu” başlıklı raporu kaleme aldı. Reichtag’da Alman emperyalizminin soykırımda rolünü anlattı. 20 bin baskı ile herkesin duymasını sağladı. Bu yüzden “Ermenilerin koruyucu meleği” olarak anılmaya başladı.

Rosa Luxemburg ve Karl Leibnacht, Alman ve Türk militarizmine karşı Ermeni halkının hayati çıkarlarını savundu. Enternasyonalist devrimciler olarak, Ermeni halkının özgürlük ve kurtuluş mücadelesini düzenli olarak takip ettiler. Ermeni komünistleri ile ilişkilerini hiçbir zaman eksik etmediler. Ermeni halkını savundular. Ermeni halkına karşı girişilen korkunç zulüm ve katliamları, Alman devletinin rolünü gösterdiler. 14 Ocak 1916’da Alman Reichtag’da “…elini Ermenilerin kanına bulayan ve bu savaşta, talihsiz Ermeni halkına karşı en acımasız katliamlar yaparak günahlarını sonsuz derece artıran bu devletin müttefikleridir…”, “…Türk hükümeti korkunç bir Ermeni katliamı düzenledi. Bunu tüm dünya biliyor ve doğal olarak tüm dünya bundan Almanya’yı sorumlu tutuyor. Çünkü Türk hükümeti Constantinapolis’teki Alman subaylar tarafından yönetiliyor” açıklamasında bulundular.

Kanlı Şafak, 24 Nisan!

Tüm bölgelere “Tehcir Kararı”nın iletilmesinden sonra 24 Nisan’da İstanbul’da Ermeni halkının en değerli aydın, milletvekili, yazarlar vb. gözaltına alınmaya başlandı. Tutuklanan 270’e yakın kişiden 180’i İstanbul-Haydarpaşa’dan trene bindirilerek önce Çankırı’ya sevk edildi. Diğer grup ise Ayaş’a gönderildi. Birkaç ay sonra Ayaş’a gönderilenler, Ankara yakınlarında bir boğazda katledildiler. Tutuklananlar arasında artık soykırımın sembol isimleri arasında gösterilen Kirkor Zohrab ile Gomidas (Soğomon Soğomonyan) Vartabed’lere uygulanan zulüm unutulmamıştır.

Gomidas’ın tutuklanmasına Jön Türk “aydın”larından Halide Edip Adıvar ile Mehmet Emin Yurdakul ile bazı yabancı diplomatların araya girmesi ile Talat Paşa’nın özel emri ile İstanbul’a geri döndü. Fakat gördükleri ile yaşadıkları travma karşısında akıl sağlığını yitirdi. Şişli’de La Paix Hastahanesi’ne ardından tedavi görmek üzere Paris’te senatoryuma getirildi. Hayatını kaybettiği 20 Ekim 1935 tarihine kadar, ne piyano çaldı ne beste yaptı ne de şarkı söyledi. Bugün dünyanın en büyük bulvarı olan, yüz-binlerin gelip geçtiği, Paris’te Champ Elysee’de Ermeni Soykırımı sembolü olarak bir anıtı bulunmaktadır.

Kirkor Zohrab’ın tutuklanması ise oldukça üzücü bir o kadar da düşündürücüdür. “Gözleri dönmüş” İttihatçılar ile arası bir hayli iyi olan Kirkor Zohrab, o gece Beyoğlu Pera Palas’ta, Talat Paşa ve Halil Menteş ile kağıt oynamış, oyun gece yarısına kadar devam etmişti. Gecenin ilerleyen saatlerinde Talat Paşa, ayağa kalkıp eve gitmek istediği sırada K.Zohrab’a yaklaşarak onu yanağından öptü. Zohrab, “Peki bu iltifat neden?” diye sordu. Talat paşa, “İçimden geldi” diye cevap verdi. Zohrab kulüpten endişe içinde çıktı. Gümüşsuyu’nda apartmanına varmadan takip edildiğinin farkına vardı. Ve Talat Paşa’nın emri ile tutuklandı. Erzurum mebusu Ohannes Vartkes Serengülyan ile Divan-ı Harp Mahkemelerinde yargılanmak üzere Diyarbakır’a gönderildi. Ama önceden planlandığı üzere Urfa Karaköprü mevkiinde, Çerkez Ahmet çeteleri tarafından vahşice öldürüldü.

Bugün, yaşadığımız günümüz Türkiye’sinde vicdan yarası olarak devam eden, kılıç zoru ile Türk-İslam edilen “müslümanlaştırılmış Ermeniler” ile tehcir ve katliamların ardından “yetim kalan Ermeni çocukların akıbeti” sorunu halen güncelliğini korumaktadır. Talat Paşa’nın tehcir kararı ile bölgelere gönderdiği telgraflarda, Ermenilerin durumunu takip ettiği anlaşılmaktadır. “Ermenilerin bazılarının toplu olarak veya ferdi olarak din değiştirdikleri, bu şekilde memleketlerinde kalmaya çalıştıkları anlaşılıyor” demiş ve “din değiştirseler de gönderilmelerini” emretmiştir.

4. Ordu Komutası altında, Cemal Paşa’nın bölgesi Lübnan’da, Antura Yetimhanesi’ndeki çocukların akıbetini bugün öğrenebilmekteyiz. Ermeni yetim çocuklarının “Türkleştirilmesi ve İslamlaştırılması” için İstanbul’dan özel olarak getirilen Halide Edip Adıvar görevlendirildi. Yetimhane müdürü Lütfi Kırdar, gelecekte İstanbul valisi oldu. Bugün adı salonlara verilerek yaşatılmaktadır! Ermeni yetim çocuklar, katı bir disiplin altında tutuldu ve Ermenice konuşmaları yasaklandı, uymayanlar falaka ile cezalandırıldı. Çocuklar çalıştırılarak emek gücünden faydalanıldı. İsimleri Cemal, Enver, Necip, Ayşe ve Lütfiye olarak değiştirildi.

Aradan yüz on bir yıl geçmiş olmasına rağmen, İttihat’çı özünden hiçbir değişikliğe uğramadan halen varlığını sürdürmeye devam eden Cumhuriyet Türkiye’sinde, R.T.Erdoğan kendisine Abdülhamit rejimini örnek almaktadır. AKP-MHP rejimi, ülkeyi baskı ve terör ile yönetmeye çalışırken, ülkedeki emekçi halkın durumu artık savaş koşullarından daha kötü duruma gelmiştir. Hele hele Hıristiyan-Ermeni kimliği ile yaşamanın oldukça zor olduğu bir dönemden geçiyoruz. Tepeden tırnağa tüm yetkililerin başta R.T.Erdoğan olmak üzere “benim için en kötüsü Ermeni dediler” diyerek “Ermeni”nin hakaret olarak kullanıldığı bir Türkiye gerçekliğinde yaşıyoruz. Kirkor Zohrab’tan sonra Ermeni halkının yetiştirdiği en güçlü kalemlerden olan Hrant Dink, gerçekleri yazdığı, konuştuğu için katledildi. Yine Sevag Şahin Bıçakçı, Ermeni halkı için çok önemli bir gün olan, tüm dünyada Ermeni halkının sokaklarda çığlığını yükselttiği 24 Nisan 2011 tarihinde öldürülmedi mi?

Daha niceleri, devrimci, demokrat, yurtsever kimliği ile tanınan birçok aydın MHP-Ülkü Ocakları tarafından katledilmedi mi? Ceza almamaları için 18 yaşından küçüklere “tetikçilik” görevi verilirken, polislerin katiller ile Türk Bayrağı önünde övünerek poz verdikleri hafızalarımızdan henüz silinmiş değil. Dün Kirkor Zohrab ile O.V.Serengülyan katliamını yapan Çerkez Ahmet ve Yakup Cemil’lerin yerini Hrant Dink katliamına giden yolu döşeyenlerden Veli Küçük, tetikçi Ogün Samast, Yasin Hayeller aldı. Bu katiller, bugün adeta ödüllendirilerek hapishaneden salıverilmediler mi? Ermeni ve Rum katliamlarında rol almış Topal Osman’ın heykelinin Giresun şehir merkezine dikilmesi ne anlama gelmektedir? Devlet eli ile yurtdışında Ermeni halkına karşı eylemlerde kullanılmak üzere bütün mafya ve kirli işlerin içinde olduğu belli olan Abdullah Çatlı’nın, “Çatlı” filmi ile göklere çıkarıldığı bir Türkiye gerçekliğinde yaşıyoruz. Ancak biliyoruz ki, bu soykırım, katliam ve cinayetlerin hesabını ancak örgütlü halk sorabilir; katillerden intikamı ancak örgütlü halkın öfkesi alabilir. Ermeni halkının ve dostlarının hakikat mücadelesi bitmedi, bitmeyecek!

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu