
Ankara Kurtuluş Parkı’nda günlerdir süren maden işçilerinin direnişi, taleplerin kabul edilmesiyle sonuçlandı. Bu süreç, yalnızca bir hak arama mücadelesi değil; aynı zamanda sınıf bilincinin, dayanışmanın ve kolektif iradenin sahada nasıl şekillendiğini gösteren canlı bir deneyim oldu. Başından beri bu direnişin içinde yer almak, onu yakından gözlemlemek, her günüyle birlikte yaşamak; birçok gerçeği daha berrak biçimde görmemizi sağladı.
Her direniş, gücünü bir yerden alır. Bu direnişin gücü ise tartışmasız biçimde haklılığındaydı. Aylarca ödenmeyen maaşlar, gasp edilen özlük hakları ve biriken öfke, artık geri dönülmez bir noktaya ulaşmıştı. Bıçak kemiğe dayanmıştı. İşçilerin gözlerinde kararlılığı görmek mümkündü; sözlerinde ise geri adım atmama iradesi açıkça hissediliyordu.
Fakat bu direnişi yalnızca haklılıkla açıklamak eksik olur. Aynı zamanda dikkat çekici bir disiplin hâkimdi. Kararlar birlikte alınıyor, birlikte uygulanıyordu. “Susuyoruz.” dendiğinde gerçekten susuluyor; saatler boyunca miferlerini yere ritmik vuruşları, ortak iradenin sesi hâline geliyordu. Bu sessizlik, aslında en güçlü haykırışlardan biriydi. Her kafadan bir ses çıkmıyor; ama sohbet anlarında herkes sözünü söylüyor, tartışıyor, birbirini dinliyordu. Bu, örgütlü olmanın sade ama etkili bir biçimiydi…
Direnişe katılanların önemli bir kısmı, hayatlarında ilk kez böyle bir sürecin parçası oluyordu. Siyasi olarak farklı eğilimlerden gelen, hatta çoğu zaman mevcut iktidarı desteklemiş emekçilerdi bunlar. Devleti, kendilerini koruyan bir yapı olarak görüyorlardı. Ancak yaşadıkları deneyim, bu algıyı doğrudan sorgulamalarına neden oldu. Yaşam, teoriden daha öğretici bir öğretmendi; ve bu direniş, o öğretmenin en açık derslerinden biri oldu.
Süreç ilerledikçe direniş, yalnızca parkın sınırlarında kalmadı; kamuoyuna mal oldu, halktan destek aldı ve büyüdü. Bu büyüme, egemenler açısından bir alarm anlamına geliyordu. 1 Mayıs öncesinde bu direnişin sona erdirilmesi gerektiği açıktı. Çünkü her kazanım, yeni mücadelelerin önünü açar. Nitekim yapılan görüşmelerde yalnızca patronların değil, devletin üst düzey temsilcilerinin de doğrudan devreye girmesi, meselenin ciddiyetini açıkça ortaya koyuyordu…
Öte yandan sahada başka bir gerçeklik daha vardı: Direnişin etrafında şekillenen farklı siyasi yaklaşımlar. Başından itibaren işçilerin yanında duranlarla, bu sürece mesafeli ya da sonradan dahil olanlar arasında belirgin farklar oluştu. Zaman zaman işçiler ile dayanışma gösteren gruplar arasına barikatlar kuruldu; “marjinal” söylemleriyle bağlar koparılmak istendi. Ancak bu çabalar her seferinde, ortak duruşla aşılabildi. İşçilerin “Bize sahip çıkan sosyalistlerin dışında kimse yok!” sözleri, bu ilişkinin sahadaki karşılığını net biçimde ifade ediyordu…
Direnişin içinde aksayan yönler de yok değildi. Özellikle dar grupçu yaklaşımlar, zaman zaman süreci zorlayan bir etki yarattı. Kendini “devrimci” olarak tanımlayan bir yapının dışlayıcı ve provokatif tutumları, ” bu dirniş bizim sizin ne işimiz var” gibi tutumları birliği zedeleme riski taşıdı. ( şimdilik bu grubun ismini vermeyeceğim) Ancak genel olarak sağduyulu davranılması, bu tür girişimlerin etkisini sınırladı.
Benzer şekilde, son günlerde sürece dahil olan bazı siyasi yapıların tutumları da tartışma yarattı. Görünürlük arayışıyla yapılan hamleler, sahadaki gerçek mücadeleyle her zaman örtüşmedi…
Bu bağlamda, son günlerde alana gelen, revizyonist TKP’nin tutumu da dikkat çekiciydi. Sahadaki genel direniş dinamiğinden kopuk biçimde, daha çok görünürlük odaklı bir pratik sergiledikleri gözlendi. Barikatlara yüklenen ve doğrudan müdahaleye maruz kalan kitlenin yaşadıkları ortadayken, TKP’lilerin kamera arıyarak kendi flamalarını öne çıkarma çabası içinde olduğu görüldü. Hatta ertesi gün utanmadan manşet atarak, ” Polis TKP’ ye saldırdı” dedi. Kitle barikatları aşmaya çalışırken, kameralara dönük pozisyon alışlar, sahadaki birçok kişi tarafından bu gerçeklik görüldü. Zoru görünce alandan kaçmaları da işin başka bir yönüydü.
Buna karşılık, daha geri planda durarak direnişin özünü korumaya çalışan yaklaşımlar da vardı. İşçiler, tüm bu farklılıkları gözlemleyerek kendi değerlendirmelerini yaptı; kimin gerçekten yanlarında olduğunu yaşayarak gördü.
Bu direnişin belki de en önemli derslerinden biri şudur: Kitlelerle gerçek bağ kurmak, sembollerle değil, ortak mücadeleyle mümkündür. Flama göstermek değil; birlikte direnmek, birlikte üretmek ve birlikte karar almak belirleyicidir. Sınıf örgütlendiğinde, zaten kendi simgelerini de yaratır; hem de kimseye sormadan.
Sonuç olarak, maden işçileri bu direnişi kazanmıştır. Taleplerini kabul ettirmiş, yalnızca kendi haklarını değil; aynı zamanda tüm emekçiler için bir umut kapısını aralamıştır. Bu kazanım, egemenlerin karşısında örgütlü bir gücün neler yapabileceğini bir kez daha göstermiştir.
Önümüzdeki dönem, benzer mücadelelerin artacağı bir sürece işaret ediyor. Bıçak kemiğe dayanmış durumda. Asıl mesele, bu süreçlere ne kadar hazırlıklı girileceğidir.
Kurtuluş Parkı’nda yaşananlar, yalnızca bir direnişin hikâyesi değil; aynı zamanda geleceğin mücadelelerine ışık tutan bir deneyimdir.
Yaşasın sınıf dayanışması!



